Three Hours in the Narrow Streets of Eminönü: Where History Meets Trade (Eng-tr)

Published on HivePostify by @oneplanet · Sun Aug 23 2026

Hello everyone, this time, my Istanbul walk took me to one of the busiest and most interesting parts of the city: Eminönü. I have been there many times before, but this visit felt different. I was not there only to walk, take photos, or see historical places. I also had a small business mission. My friends and I are thinking about doing a new business together, so I went to Eminönü to look at some products, meet sellers, compare prices, and understand the market a little better.

>Bu kez İstanbul yürüyüşüm beni şehrin en hareketli ve en ilginç yerlerinden birine götürdü: Eminönü. Daha önce birçok kez gitmiştim ama bu ziyaret biraz farklıydı. Oraya sadece yürümek, fotoğraf çekmek ya da tarihi yerleri görmek için gitmedim. Aynı zamanda küçük bir iş görevim de vardı. Arkadaşlarımla birlikte yeni bir iş yapmayı düşünüyoruz. Bu yüzden bazı ürünlere bakmak, satıcılarla konuşmak, fiyatları karşılaştırmak ve piyasayı biraz daha iyi anlamak için Eminönü’ne gittim.

It was a very hot day. I actually thought later that I should have gone much earlier in the morning. Walking through narrow and crowded streets under the summer sun was not very easy! But I had comfortable shoes, a bottle of water, and a lot of curiosity. In the end, I spent almost three hours walking around. I drank a lot of water, stopped from time to time, and rested inside some shops. Some shopkeepers even offered me tea. That small glass of Turkish tea felt especially good after walking in the heat.

>Hava gerçekten çok sıcaktı. Sonradan, aslında sabah çok daha erken gitmem gerektiğini düşündüm. Yaz sıcağında dar ve kalabalık sokaklarda yürümek pek kolay değildi! Ama rahat spor ayakkabılarım, suyum ve bolca merakım vardı. Sonunda yaklaşık üç saat boyunca sokaklarda dolaştım. Bol bol su içtim, zaman zaman durdum ve bazı dükkanlarda dinlendim. Hatta bazı esnaflar sağ olsun çay ikram etti. O sıcakta yürüdükten sonra küçük bir bardak Türk çayı özellikle iyi geldi.

What makes Eminönü special for business is something you understand better when you walk inside its small streets. If you are looking for a certain type of product, sometimes you suddenly enter a street where almost every shop sells that product. You turn another corner and the whole product group changes. One area may be full of textile products, another may have bags, accessories, home products, packaging or many other things. It feels almost like every street has its own small economy.

>Eminönü’nü ticaret açısından özel yapan şeyi, küçük sokaklarının içine girdiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. Belirli bir ürün arıyorsanız bazen bir anda neredeyse bütün dükkanların o ürünü sattığı bir sokağa giriyorsunuz. Başka bir köşeyi dönüyorsunuz ve ürün grubu tamamen değişiyor. Bir bölgede tekstil ürünleri, başka bir yerde çantalar, aksesuarlar, ev ürünleri, ambalaj ürünleri ya da bambaşka şeyler görebiliyorsunuz. Sanki her sokağın kendine ait küçük bir ekonomisi var.

For someone who wants to buy products for a business, this is very useful. You can visit many suppliers without travelling long distances. You can ask the same questions again and again: How much is this? What is the wholesale price? What is the minimum order? Can you make another model? Do you produce it yourself? Can you export it? In a short time, you start to understand the real market price.

>Bir iş için ürün almak isteyen biri açısından bu çok kullanışlı. Uzun mesafeler gitmeden birçok tedarikçiyi ziyaret edebiliyorsunuz. Aynı soruları tekrar tekrar sorabiliyorsunuz: Bunun fiyatı ne kadar? Toptan fiyatı nedir? Minimum sipariş miktarı ne? Başka model yapabilir misiniz? Kendiniz mi üretiyorsunuz? İhracat yapıyor musunuz? Kısa bir süre içinde ürünün gerçek piyasa fiyatını anlamaya başlıyorsunuz.

One of the biggest surprises for me was the difference between retail and wholesale prices. I looked at some products whose retail prices I already knew. Then I learned their wholesale prices. I was really surprised. For some products, the difference was almost two or even two and a half times. When you normally see only the final price in a shop, you do not always think about the whole journey behind that price. But when you enter the wholesale market, you see a completely different side of trade.

>Benim için en büyük şaşkınlıklardan biri perakende ve toptan fiyatlar arasındaki fark oldu. Tekli satış fiyatlarını daha önceden bildiğim bazı ürünlere baktım. Sonra toptan fiyatlarını öğrendim. Gerçekten çok şaşırdım. Bazı ürünlerde fark neredeyse iki, hatta iki buçuk kata yakındı. Normalde bir mağazada sadece son fiyatı gördüğümüzde o fiyatın arkasındaki bütün yolculuğu düşünmüyoruz. Ama toptan satış piyasasına girdiğinizde ticaretin tamamen farklı bir tarafını görüyorsunuz.

Of course, wholesale buying also has its own rules. You cannot always buy one or two pieces. For example, especially with textile products, you may need to buy a full package. A package can include ten pieces, and sometimes they may all be the same size or have another fixed combination. So the low price comes with a condition: you have to buy more.

>Tabii toptan alım��n da kendi kuralları var. Her zaman bir ya da iki tane alamıyorsunuz. Örneğin özellikle tekstil ürünlerinde tam paket almanız gerekebiliyor. Bir pakette on tane ürün olabiliyor ve bazen hepsi aynı beden ya da belirli bir kombinasyon şeklinde olabiliyor. Yani düşük fiyatın bir şartı var: daha fazla ürün almak zorundasınız.

For someone who wants to resell the products, this can make a lot of sense. Even for personal use, I joked that if you really love something and know your size, you could almost buy ten of the same thing and still get a very good price! It was one of those moments when I realized again how different wholesale and retail worlds are.

>Ürünleri tekrar satmak isteyen biri için bu oldukça mantıklı olabilir. Hatta kişisel kullanım için bile şaka yollu düşündüm; bir ürünü gerçekten seviyorsanız ve bedeninizi biliyorsanız aynı üründen on tane alıp yine de çok uygun bir fiyata getirebilirsiniz! Toptan ve perakende dünyasının ne kadar farklı olduğunu yeniden fark ettiğim anlardan biriydi.

But the best part of the day was not only the prices. It was talking to people. I spoke with different shopkeepers and asked many questions. How do they work with customers? How do they negotiate? What sells well? What should someone pay attention to when choosing a supplier? Do they sell abroad? Have they worked with European customers? What are the problems when exporting?

>Ama günün en güzel tarafı sadece fiyatlar değildi. İnsanlarla konuşmaktı. Farklı esnaflarla sohbet ettim ve birçok soru sordum. Müşterilerle nasıl çalışıyorlar? Pazarlık nasıl yapılıyor? Hangi ürünler daha çok satılıyor? Tedarikçi seçerken nelere dikkat etmek gerekiyor? Yurt dışına satış yapıyorlar mı? Avrupa’daki müşterilerle çalışmışlar mı? İhracat yaparken hangi sorunlarla karşılaşıyorlar?

I learned a lot simply by listening. Sometimes a short conversation with someone who has worked in the same market for twenty or thirty years can teach you something that you cannot easily find online. They know the product, the customer and the market. They have seen good years and difficult years. They know which products come and go and which ones continue to sell.

>Sadece dinleyerek bile çok şey öğrendim. Bazen aynı piyasada yirmi ya da otuz yıldır çalışan biriyle yapacağınız kısa bir sohbet, internette kolay kolay bulamayacağınız şeyler öğretebiliyor. Ürünü, müşteriyi ve piyasayı biliyorlar. İyi yılları da zor yılları da görmüşler. Hangi ürünlerin gelip geçtiğini, hangilerinin ise satmaya devam ettiğini biliyorlar.

Of course, not everything I heard was positive. Many shopkeepers talked about the difficulties in Türkiye’s textile sector. Costs are high, competition is strong, and production is becoming more difficult. Some Turkish companies are moving part of their production to countries such as Egypt because production costs can be lower there. For a country with such a long textile history, this is an important issue.

>Tabii duyduğum her şey olumlu değildi. Birçok esnaf Türkiye’deki tekstil sektörünün yaşadığı zorluklardan bahsetti. Maliyetler yüksek, rekabet güçlü ve üretim giderek daha zor hale geliyor. Bazı Türk şirketleri üretim maliyetlerinin daha düşük olabildiği Mısır gibi ülkelere üretimlerinin bir kısmını taşıyor. Bu kadar uzun bir tekstil geçmişine sahip bir ülke için bu önemli bir konu.

Still, when I looked around me, I also saw something that made me happy: movement. The streets were crowded. People were carrying packages. Customers were entering and leaving shops. Sellers were talking, showing products and preparing orders. Small carts were moving through narrow streets. Everywhere I looked, something was being bought, sold, carried or discussed.

>Yine de etrafıma baktığımda beni mutlu eden başka bir şey de gördüm: hareketlilik. Sokaklar kalabalıktı. İnsanlar paketler taşıyordu. Müşteriler dükkanlara girip çıkıyordu. Satıcılar konuşuyor, ürün gösteriyor ve sipariş hazırlıyordu. Küçük arabalar dar sokaklardan geçiyordu. Nereye baksam bir şey alınıyor, satılıyor, taşınıyor ya da konuşuluyordu.

As an economics graduate, maybe I look at these streets a little differently. When I see a crowded market, I do not see only people shopping. I see small businesses, suppliers, workers, customers, transportation, production, prices, costs and competition. Basically, I see a small economic system working in front of me.

>Bir ekonomi mezunu olarak belki bu sokaklara biraz farklı bakıyorum. Kalabalık bir çarşı gördüğümde sadece alışveriş yapan insanları görmüyorum. Küçük işletmeleri, tedarikçileri, çalışanları, müşterileri, taşımacılığı, üretimi, fiyatları, maliyetleri ve rekabeti görüyorum. Aslında gözümün önünde çalışan küçük bir ekonomik sistem görüyorum.

This does not mean everything is going well. A crowded street does not automatically mean that businesses are making good profits. The shopkeepers themselves talked openly about their problems. But seeing that movement still gave me some hope. There was trade. There were customers. There were people trying to produce, sell and find new markets.

>Bu, her şeyin iyi gittiği anlamına gelmiyor. Bir sokağın kalabalık olması işletmelerin mutlaka iyi kâr ettiği anlamına gelmez. Esnafların kendileri de yaşadıkları sorunları açıkça anlattılar. Ama o hareketliliği görmek yine de bana biraz umut verdi. Ticaret vardı. Müşteri vardı. Üretmeye, satmaya ve yeni pazarlar bulmaya çalışan insanlar vardı.

And I think Türkiye still has something very valuable, especially in textiles: know-how. There is knowledge here. There are people who understand fabrics, production, sewing, quality, sourcing and trade. There are generations of experience behind many businesses. Maybe Türkiye has not created enough globally famous fashion brands like Italy has, and I think this is a missed opportunity. But the production knowledge is here.

>Ve bence Türkiye’nin özellikle tekstilde hâlâ çok değerli bir şeyi var: know-how, yani bilgi ve deneyim. Burada ciddi bir bilgi birikimi var. Kumaşı, üretimi, dikimi, kaliteyi, tedariki ve ticareti bilen insanlar var. Birçok işletmenin arkasında nesiller boyunca oluşmuş bir deneyim bulunuyor. Belki İtalya gibi dünyaca ünlü yeterince moda markası çıkaramamış olmamız büyük bir eksiklik. Ama üretim bilgisi burada.

With better policies, stronger branding, better design and more support for exporters, I believe this experience could create much more value. Instead of competing only with low prices, Türkiye can also compete with quality, design, fast production, experience and its strong connection between Europe and Asia.

>Daha iyi politikalar, daha güçlü markalaşma, daha iyi tasarım ve ihracatçıya daha fazla destekle bu deneyimin çok daha fazla değer yaratabileceğine inanıyorum. Türkiye sadece düşük fiyatla rekabet etmek yerine kalite, tasarım, hızlı üretim, deneyim ve Avrupa ile Asya arasındaki güçlü bağlantısıyla da rekabet edebilir.

And while all these economic thoughts were going through my head, Eminönü kept reminding me that it is much more than a marketplace.

>Bütün bu ekonomik düşünceler kafamdan geçerken Eminönü bana aynı zamanda bir pazardan çok daha fazlası olduğunu hatırlatmaya devam etti.

I kept stopping to take photos. One minute I was inside a narrow street full of textile shops. A few minutes later, I was looking at an old mosque. Then I saw beautiful historical buildings, domes and minarets against a very blue Istanbul sky. Somewhere else, there were modern buildings next to old ones. Some buildings were under restoration. Old, new, unfinished, repaired, crowded and beautiful — everything existed together.

>Fotoğraf çekmek için sürekli durdum. Bir dakika önce tekstil dükkanlarıyla dolu dar bir sokağın içindeydim. Birkaç dakika sonra eski bir camiye bakıyordum. Sonra çok mavi bir İstanbul gökyüzünün altında güzel tarihi yapılar, kubbeler ve minareler gördüm. Başka bir yerde modern binalar eski yapıların hemen yanındaydı. Bazı binalar restorasyondaydı. Eski, yeni, tamamlanmamış, onarılmış, kalabalık ve güzel… Her şey bir aradaydı.

This is probably one of the things I love most about Istanbul. The city does not always try to look perfect. Sometimes the beauty is exactly in this mixture. You can see hundreds of years of history, a modern hotel, a tiny shop, a mosque, a wholesale textile store and a construction site within a very short walk.

>Sanırım İstanbul’da en sevdiğim şeylerden biri de bu. Şehir her zaman kusursuz görünmeye çalışmıyor. Bazen güzellik tam olarak bu karışımın içinde. Çok kısa bir yürüyüşte yüzlerce yıllık tarihi, modern bir oteli, küçücük bir dükkanı, bir camiyi, toptan tekstil mağazasını ve bir inşaat alanını aynı anda görebiliyorsunuz.

And then there is the Grand Bazaar area. The colours, lamps, fabrics, bags, clothes and people make everything even more intense. You can walk into one passage just to look around and suddenly realize that twenty minutes have passed. There is always another corner to see.

>Bir de Kapalıçarşı çevresi var. Renkler, lambalar, kumaşlar, çantalar, kıyafetler ve insanlar her şeyi daha da yoğun hale getiriyor. Sadece etrafa bakmak için bir geçide giriyorsunuz ve bir anda yirmi dakikanın geçtiğini fark ediyorsunuz. Her zaman görülecek başka bir köşe var.

By the end of my three-hour walk, I was definitely tired. My feet could feel every street I had walked through. I was very happy that I had chosen my sneakers that morning! But it was the good kind of tiredness. I had found information for our possible business, compared products and prices, met people, learned from experienced shopkeepers, taken many photos and enjoyed one of Istanbul’s most energetic areas.

>Yaklaşık üç saatlik yürüyüşümün sonunda kesinlikle yorulmuştum. Ayaklarım geçtiğim her sokağı hissediyordu. O sabah spor ayakkabı giymeyi seçtiğim için gerçekten çok mutluydum! Ama bu güzel bir yorgunluktu. Yapmayı düşündüğümüz iş için bilgi toplamış, ürünleri ve fiyatları karşılaştırmış, insanlarla tanışmış, deneyimli esnaflardan bir şeyler öğrenmiş, bol bol fotoğraf çekmiş ve İstanbul’un en hareketli bölgelerinden birinin keyfini çıkarmıştım.

Maybe that is the best way to describe Eminönü: you do not only visit it, you experience it.

>Belki de Eminönü’nü anlatmanın en güzel yolu şu: Orayı sadece ziyaret etmiyorsunuz, yaşıyorsunuz.

You hear people calling customers into their shops. You see packages everywhere. You smell food and tea. You walk past buildings that have seen generations of Istanbul life. You bargain. You ask questions. You get lost in a narrow street and somehow find another interesting one. You get tired, drink some water, sit down for a few minutes and continue again.

>Dükkanlarına müşteri çağıran insanların seslerini duyuyorsunuz. Her yerde paketler görüyorsunuz. Yemek ve çay kokularını alıyorsunuz. İstanbul’da nesiller boyunca yaşanan hayata tanıklık etmiş binaların yanından geçiyorsunuz. Pazarlık yapıyorsunuz. Sorular soruyorsunuz. Dar bir sokakta kaybolup bir şekilde başka ilginç bir sokağa çıkıyorsunuz. Yoruluyor, su içiyor, birkaç dakika oturuyor ve sonra tekrar devam ediyorsunuz.

I went there to look for products, but I came home with much more than product information. I came back with new ideas about trade, production, Türkiye’s textile industry, exporting and the importance of talking directly to people who work inside a market every day.

>Oraya ürün bakmaya gitmiştim ama eve sadece ürün bilgisiyle dönmedim. Ticaret, üretim, Türkiye’nin tekstil sektörü, ihracat ve her gün piyasanın içinde çalışan insanlarla doğrudan konuşmanın önemi hakkında yeni fikirlerle döndüm.

And of course, I came back with many photos for you.

>Ve tabii ki sizler için bol bol fotoğrafla döndüm.

I think I will visit Eminönü again soon. But next time, I have already learned one important lesson: go earlier, wear comfortable shoes, and never forget the water! 😊

>Sanırım yakında Eminönü’nü tekrar ziyaret edeceğim. Ama bir sonraki sefer için önemli bir dersimi şimdiden aldım: Daha erken git, rahat ayakkabı giy ve suyunu asla unutma! 😊

Tags: #worldmappin#travel#history#shopping#tr#neoxian#economics#vyb#pob#products

View full post on HivePostify →

Join HivePostify — Pakistan's First Web3 Platform →